Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri Bölüm 3 (GÜDÜLENME)

Aşağa gitmek

Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri Bölüm 3 (GÜDÜLENME)

Mesaj tarafından ilaydædward Bir Perş. Tem. 15, 2010 9:17 pm

Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri Bölüm 3 (GÜDÜLENME)
Güneş bulutların arkasına öylesine saklanmıştı ki batıp batmadığına dair ipucu vermiyordu. Uzun uçuşun ardından – sürekli batıya doğru gittiğimizden güneş takip edilemez hale gelmişti – zaman tuhaf biçimde değişken bir hale gelmişti.Orman yerini nihayet tek tük binalara bıraktığında eve geldiğimizin ilk belirtileri ortaya çıkmış oldu. “Yolculuk boyunca çok sessizdin,” dedi Edward. “Uçak seni hasta mı ediyor?” “Hayır, iyiyim.” “Ayrıldığın için üzgün müsün?” “Üzgünden çok rahatlamış gibiyim sanırım.” Tek kaşını kaldırıp bana baktı. Anlamsızca – bunu kabul etmekten hoşlanmasam da – ona gözünü yoldan ayırmamasını söyledim. “Renée bir şekilde Charlie’den...daha zeki. Bu beni tedirgin etti.” Edward güldü. “Annenin gerçekten ilginç bir zekası var. Neredeyse bir çocuk gibi ama anlama yetisi oldukça yüksek. Olaylara diğer insanlardan farklı bakabiliyor.” Anlama yetisi yüksek, kesinlikle annemi tanımlıyordu – bu sadece ilgisini verdiği zamanlar için geçerliydi. Hayatının büyük çoğunluğunu sarsakça geçirmişti ve pek çok şeyi kaçırmıştı. Fakat bu hafta sonu benimle oldukça ilgilenmişti. Phil yani eşi oldukça yoğundu – finallere hazırlanan basketbol takımına koçluk yapıyordu - ve orada olduğumuz süre boyunca Edward ve ben Renée ile bir hayli zaman geçirip, yakın gözlemine maruz kalmıştık. Bizi çığlıklar ve sarılmalar eşliğinde karşıladıktan sonra izlemeye başlamıştı. Ve bizi izlerken iri mavi gözleri önce şaşkınlıkla doldu sonra da anlayışla. Bu sabah sahile bir süreliğine yürüyüşe gittik. Yeni evinin çevresindeki tüm güzellikleri göstermek istiyordu, hala güneşin benim aklımı başımdan alıp Forks’a gitmeme engel olacağını umuyordu. Ayrıca benimle yalnız konuşmak istemişti, zaten Edward da yapması gereken bir ödevi uydurarak gün boyunca içerde kalmıştı. Kafamda tekrar bu konuşmayı geçirdim... Renée ve ben yolda geziniyorduk, bana sık sık palmiyelerin gölgesi altında kalmamı söylüyordu. Henüz erken olmasına rağmen hava boğucu derecede sıcaktı. Nemin ağırlaştırdığı havayı solumak akciğerlerim için iyi bir idman olmuştu. “Bella?” dedi annem, konuşurken dalgaların dövdüğü kumsala bakıyordu. “Ne var anne?” Derin bir nefes verdi, gözlerime bakmıyordu. “Endişeleniyorum...” “Sorun ne?” diye merakla sordum. “Ne yapabilirim?” “Benim hakkımda değil.” Kafasını hayır dercesine sallamıştı. “ Senin ve...Edward hakkında endişeleniyorum.” Renée onun adını söylediğinde özür dilercesine, nihayet, yüzüme baktı. “Ah,” dedim mırıldanırcasına, bakışlarımı bizi geçen ter içindeki iki koşucuya sabitledim. “Siz ikiniz benim sandığımdan çok daha ciddisiniz,” diye devam etti. Kaşlarımı çattım ve son iki günü gözden geçirmeye başladım. Edward ve ben iki gün boyunca nadiren birbirimize dokunmuştuk – en azından onun önündeyken. Merak ediyordum acaba Renée de bana sağduyulu olma konusunda ders mi verecekti. Charlie ile yaptığımız konuşmanın tekrarlanacağından endişe etmiyordum. Bu annemle utanç verici olmazdı. Ne de olsa son on yıldır onu paylayan kişi ben olmuştum. “Siz ikinizin... birlikte olma şeklinde tuhaf olan bir şeyler var,” diye mırıldandı, gözleri endişeyle kısılmıştı. “Seni izleme şeklinde nasıl desem...o çok korumacı. Sanki senin için kendisini bir kurşunun önüne atacakmış gibi.” Gülmeye başladım, hala gözlerine bakmamaya çalışıyordum. “Bu kötü bir şey mi?” “Hayır.” Doğru sözcükleri bulmaya çalıştığından kaşlarını çatmıştı. “Sadece bu çok farklı. Senin için çok ciddi hisleri var... ve o çok dikkatli. Sanki sizin ilişkinizi anlayamıyormuşum gibi hissediyorum. Kaçırdığım bir şeyler varmış gibi geliyor. “Bence sen bunları hayal ediyorsun anne,” dedim hemen, sesimi neşeli tutmaya gayret etmiştim. Kalbim heyecandan hızlı atmaya başlamıştı. Annemin diğer insanlardan nasıl farklı gördüğünü tamamen unutmuştum. Dünyayı olduğu gibi görüp ilgisini dağıtacak her şeyi bir kenara atarak sadece gerçeği görebilirdi. Bu daha önce hiç sorun olmamıştı. Ta ki şimdiye kadar, çünkü daha evvel ondan sakladığım bir sırrım hiç olmamıştı. “Sadece o da değil.” Dudaklarını kendini savunmak istercesine araladı. “Keşke onun çevresinde nasıl hareket ettiğini görebilsen.” “Bu da ne demek şimdi?” “Sen onun çevresinde düşünmeden ona odaklı olarak hareket ediyorsun. O hareket ettiğinde, ki azıcık bile olsa, hemen duruşunu ona göre ayarlıyorsun. Sanki bir mıknatıs gibi...ya da yer çekimi gibi. Sen daha çok bir..uydu gibisin. Daha evvel böyle bir şeyi hayatım boyunca görmedim.” Dudaklarını büzdü ve yere baktı. “Sakın bana,” dalga geçerek ve kendimi gülümsemeye zorlayarak konuşuyordum. “Tekrar gizemli kitaplar okumaya başladığını söyleme? Ya da bilim kurguya mı merak sardın?” Renée hemen pespembe oldu. “Bunun konuyla bir ilgisi yok.” “İyi bir şeyler mi buldun yoksa okuyacak?” “Şey aslında harika bir tane...ama bunun bir önemi yok. Biz şu anda senden bahsediyoruz.” “Romantik kitaplara devam etmelisin anne. Nasıl hayallere daldığını biliyorsun.” Dudaklarının kenarları kıvrıldı. “Aptalca davranıyorum, değil mi?” Bir süre cevap vermedim. Renée kolayca yönlendirilebilecek bir insandı. Bazen bu iyi bir şeydi çünkü fikirleri çok da kullanışlı değildi. Fakat onu bu kadar kolayca kandırabilmek bana acı vermişti, özellikle de bu defa neredeyse hedefi on ikiden vurmuşken. Yukarı baktı, ifademi kontrol etmeye çalıştım. “Aptalca davranmıyorsun...sadece anne gibi davranıyorsun.” Güldü ve eliyle beyaz kumların ilerisindeki mavi denizi gösterdi. “Ve tüm bunlar tekrar aptal annenin yanına taşınman için yeterli değil öyle mi?” Abartılı şekilde alnımdaki teri sildim ve sanki saçlarımı kıvırıp suyunu sıkar gibi yaptım. “Neme alışırdın,” dedi ısrarla. “Sen de yağmura alışabilirsin,” dedim ben de. Şakalaşırcasına dirseğiyle beni dürttü ve arabaya giderken elimi avcunun içerisine aldı. Diğer yandan benim için endişenmesi mutlu etmişti. Hala Phil’e sanki yaşam nedeniymiş gibi baksa da bu beni teselli etmişti. Kesin olan şu ki hayatı rayına oturmuş ve tatmin ediciydi. Beni kesinlikle çok fazla özlememişti yine de.... Edward’ın soğuk parmakları yanaklarıma değdi. Yukarıya baktım ve gözlerimi kırpıştırdım, gerçeğe dönmüştüm. Üzerime doğru eğildi ve beni alnımdan öptü. “Eve geldik uyuyan güzel. Uyanma vakti.” Charlie’nin evinin önünde duruyorduk. Verandanın ışığı yanıyordu ve arabası da garajdaydı. Eve bakarken, oturma odasının pencere perdesinde bir kıpırtı gördüm, sarı bir ışık demeti bir anlığına çimenlerin üzerine düşmüştü. Derin bir soluk verdim. Tabii ki Charlie hamle yapmak üzere bekliyordu. Edward da aynı şeyi düşünüyor olmalıydı, çünkü ifadesi sertleşmiş ve gözleri de beni kapıya kadar götürürken uzak bir hal almıştı. “Ne kadar kötü?” diye sordum. “Charlie sorun çıkarmayacak,” dedi Edward, sesi espiri yapıp yapmadığını anlayamacağım kadar alçaktı. “Seni özlemiş.” Gözlerim şüpheyle kısıldı. Madem öyle neden Edward dövüşe hazırlanıyormuş gibi gerilmişti? Çantam ufaktı ama eve taşımak konusunda ısrar etmişti. Kapıyı bize Charlie açtı. “Eve hoş geldin ufaklık!” diye bağırdı Charlie neşeyle. “Jacksonville nasıldı?” “Nemli ve tuhaftı.” “Yani Renée sana Florida Üniversitesini satamadı, öyle mi?” “Denedi. Ama suyu solumaktansa içmeyi tercih ederim.” Charlie’nin gözleri gönülsüzce Edward’a dönüp parıldadı. “İyi zaman geçirdiniz mi?” “Evet,” diye yanıtladı Edward sakin bir şekilde. “Renée oldukça misafirperver.” “Bu...ıı, iyi. Eğlendiğinize sevindim.” Charlie Edward’a arkasını dönüp beklemediğim şekilde bana sarıldı. “Etkileyici,” diye kulağına fısıldadım. Gürültülü bir kahkaha patlattı. “Seni çok özledim, Bells. Sen gittiğinden beri yemekler berbat.” “Hallederim şimdi,” dediğim anda beni bıraktı. “Önce Jacob’ı aramak ister misin? Sabah saat altıdan beri beş dakikada bir arıyor. Sen eşyalarını boşaltmadan evvel onu arayacağına söz verdim.” Edward’ın nasıl hissetiğni görmek için ona bakmama gerek yoktu, aşırı derecede sakin ve soğuktu. Son derece gergin olduğu için bu haldeydi. “Jacob benimle konuşmak mı istiyor?” “Fena halde diyebilirim. Bana ne hakkında olduğunu söylemedi ama önemliymiş.” Telefon ısrarlı ve de tiz bir şekilde çalmaya başladı. “Bir sonraki maaş çekim üzerine bahse girerim ki bu o,” diye söylendi Charlie “Ben bakarım.” Hemen mutfağa doğru gittim. Charlie oturma odasına doğru giderken Edward da benim arkamdan geldi. Telefonu açtım, ahizeyi elime alırken duvara doğru döndüm. “Alo?” “Dönmüşsün,” dedi Jacob. Tanıdık hırıltılı ses özlem duygusununun beni ele geçirmesine neden oldu. Yüzlerce anı bir anda kafamda belirmişti; ağaç dallarının sürüklendiği taşlı kumsal, plastiktan yapılmış garaj, kağıt torba içerisindeki sıcak gazoz, içinde minicik bir koltuğun olduğu küçük oda. Siyah gözlerindeki neşe, benim elimi tutan sıcacık büyük el, esmer tenine karşıt şekilde parlayan bembeyaz dişler ve her zaman benim için bu dünyadan bir kaçış olan yüzüne yayılmış kocaman gülüşü zihnimde belirmişti. Sanki vatan hasreti çekmek gibi, en karanlık gecelerimde bana sığınak olan yeri ve kişiyi duyulan özlemdi bu. Zorlukla yutkunduktan sonra “Evet,” diye yanıtladım. “Neden beni aramadın?” diye sordu Jacob. Onun sinirli ses tonu beni kendime getirmişti. “Çünkü daha eve geleli birkaç saniye oldu, Charlie tam da bana beni aradığından bahsediyordu ki sen aradın.” “Ah, üzgünüm.” “Tabi. Pekala, neden Charlie’yi rahatsız ediyordun?” “Seninle konuşmalıyım.” “Tamam, o kadarını anladım. Devam et.” Kısa bir sessizlik oldu. “Yarın okula gidecek misin?” Kaşlarımı çattım, bu ne kadar manasız bir soruydu. “Tabii ki. Neden gitmeyeyim?” “Bilmem, sadece merak ettim.” Bir sessizlik daha oldu. “Pekala Jake, benimle ne hakkında konuşmak istiyordun?” Tereddüt etti. “Hiç, sadece ben sanırım...senin sesini duymak istedim.” “Tamam, peki. Beni aradığın için çok memnun oldum Jake. Ben...” Fakat daha fazla ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Ona La Push’a uğrayacağımı söylemek istedim. Ama yapamadım. “Gitmeliyim,” dedi aniden. “Ne?” “Seninle en kısa sürede tekrar konuşacağım tamam mı?” “Ama Jake...” Fakat çoktan kapatmıştı bile. Ahizeden gelen meşgul tonunu inanmayarak dinledim. “Bu çok kısa sürdü,” diye söylendim. “Her şey yolunda mı?” diye sordu Edward. Sesi alçaktı ve dikkatliydi. Yavaşça ona doğru döndüm. Mükkemmel biçimde sakindi, ne düşündüğünü anlamanın imkanı yoktu. “Bilmiyorum. Bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.” Jacob’ın gün boyunca Charlie’nin peşini bırakmamasının sebebinin yarın benim okula gidip gitmeyeceğimi sormak için olması bana hiç mantıklı gelmemişti.Ve madem sesimi duymak istiyordu neden bu kadar çabuk telefonu kapatmıştı? “Senin tahminin muhtemelen benimkinden daha iyi olacaktır,” dedi Edward, ağzının kenarında küçük bir gülücük ortaya çıkmak için mücadele ediyordu. “Mmm” diye inledim. Bu doğruydu. Jake’in hem içini hem de dışını iyi bilirdim. Bunu yapma nedenini anlamamın çok zor olmaması gerekiyordu. Aklım burada değilken – yaklaşık onbeş mil kadar uzakta La Push’dayken – buzdolabının kapağını açmış Charlie’nin yemeği için malzemeleri arıyordum. Edward ise tezgaha yaslanmış duruyordu, gözünü yüzüme diktiğinin bir şekilde farkındaydım ama onun ne gördüğü hakkında endişelenemeyecek kadar kafam meşguldü. Konuşmadaki okul meselesi bana ipucu olmuştu. Bu Jake’in sorduğu tek gerçek soruydu. Bir şeyin peşinde olmalıydı yoksa Charlie’yi sürekli rahatsız etmezdi Neden okula gidip gitmemem onun için bu kadar önemliydi ki? Bunu mantıklı bir şekilde kavramaya çalıştım. Jacob’ın bakış açısına göre şayet ben yarın okula gitmeseydim ne gibi bir sorun olabilirdi? Charlie finaller bu kadar yaklaşmışken okulu astığım için canımı okurdu ama ben onu sadece bir Cuma gününün her şeyi berbat etmeyeceği konusunda ikna edebilirdim. Jake bunu umursamazdı bile. Beynim bu olayın iç yüzünü kavramayı reddediyordu. Belki de çok önemli bir detayı atlıyordum. Son üç günde ne değişmişti de telefonlarıma bile çıkmayı reddeden Jacob bundan vazgeçerek benimle bağlantıya geçmişti? Üç günde bunu değiştirecek ne olmuş olabilirdi? Mutfağın ortasında dikilmiş duruyordum. Buzluktan yeni çıkardığım hamburger köftesi artık hissizleşmiş olan parmaklarımdan kaydı. Gelmesi gereken, yere çarpma sesini duymamış olduğumu anlamam zaman aldı. Edward yakaladı ve tezgahın üzerine koydu. Kolları beni çoktan sarmıştı ve dudakları da kulağımdaydı. “Sorun ne?” Başımı salladım, sersemlemiştim. Üç gün her şeyi değiştirebilirdi. Üniversitenin nasıl rüya olduğunu düşünmemiş miydim? Beni faniliğimden kurtaracak ve Edward ile sonsuza kadar yaşamamı sağlayacak acı dolu üçgünlük dönüşümün ardından nasıl insanların yakınında olabilirdim ki? Bu dönüşüm beni sonsuza kadar susuzluğumun kölesi yapacaktı... Charlie Billy’e üç gün ortadan kaybolacağımı söylemiş miydi? Billy kendince sonuçlara mı varmıştı? Jacob gerçekten bana hala insan olup olmadığımı mı sormuştu? Kurt adamlar anlaşmanın bozulmuş olduğuna inanıyor olmalılardı, üstelik Cullenlar’dan kimse bir insanı ısırmamıştı bile....öldürmek bir yana ısırmamışlardı bile...? Fakat gerçekten o durumda Charlie’nin yanına geri döneceğimi mi sanmıştı? Edward beni sarstı. “Bella?” diye sordu, gerçekten endişenmişti. “Sanırım...sanırım kontrol ediyordu,” diye mırıldandım. “Emin olmaya çalışıyordu. Yani insan olduğuma.” Edward kaskatı kesilmişti ve kulağımda tıslamaya benzer kısık bir ses duydum. “Gitmek zorundayız,” diye fısıldadım. “Bozulmadan önce. Yani anlaşma bozulmadan önce. Bir daha asla geri gelmeyebiliriz.” Kollarıyla sıkıca sardı beni. “Biliyorum.” “Ehem.” Charlie gürültülü biçimde boğazını temizlemişti, arkamızda duruyordu. İrkildim ve Edward’ın kollarının arasından çıktım, yüzümü ateş basmıştı. Edward da tekrar tezgaha geri dönmüştü. Gözleri kısılmıştı, endişesini ve öfkesini gözlerinde görebiliyordum. “Eğer yemek yapmak istemiyorsan pizza sipariş edebilirim,” dedi Charlie imalı şekilde. “Hayır, her şey yolunda. Çoktan başladım bile.” “Pekala,” dedi Charlie. Kapının kenarına yaslanmış kollarını da göğsünde birleştirmişti. Derin bir nefes aldım ve işe geri döndüm, seyircilerimi görmezden gelecektim. “Eğer senden bir şey yapmamı isteseydim, bana güvenir miydin?” diye sordu Edward, sesi yumuşacıktı. Neredeyse okula varmak üzereydik Edward sakinleşmişti ve daha bir dakika önce espiri yapmıştı. Sonra aniden direksiyona sıkıca yapıştı, parçalara ayırmamak için kendisini zor tutuyordu. Endişeli biçimde ona baktım – gözleri çok uzaklarda sanki birilerini duymaya çalışıyor gibiydi. Nabzım onun bu haline karşılık vererek hızlanmaya başlamıştı ama dikkatli şekilde cevap verdim. “Bu değişir.” Okuldan biraz uzakta duruyorduk. “Bunu söylemenden korkuyordum.” “Ne yapmamı istiyorsun Edward?” “Arabada kalmanı istiyorum.” Arabayı her zamanki yerinde durdurdu ve konuşurken motoru kapattı. “Ben dönene kadar burada beklemeni istiyorum.” “Fakat...neden?” İşte o zaman onu gördüm. Onu gözden kaçırmak zaten mümkün değildi, yasadışı şekilde kaldırıma parkettiği siyah motorsikletine dayanmış duruyor ve diğer öğrencilerin arasından sivriliyordu. “Ah.” Jacob’ın yüzünde çok yakından bildiğim o maskemsi ifade vardı. Bu ifadeyi duygularını kontrol altına tutmak istediğinde takınırdı. Bu haliyle onu kurtlar sürüsünün en yaşlısı, Quileute gurubunun lideri, Sam’i anımsatıyordu. Fakat Jacob’da Sam’in her zaman etrafına yaydığı sükunetten eser yoktu. Bu halinin beni ne kadar rahatsız ettiğini unutmuştum. Sam’i Cullenlar gelmeden çok önce tanısam – hatta ondan hoşlanmış da olsam – Jacob Sam’in yüz ifadesini taklit ettiğinde asla korktuğumu hissetmemiştim. Bu tuhaf bir yüzdü, bu haliyle asla benim tanıdığım Jacob’a benzemiyordu. “Dün yanlış sonuçlara vardın,” diye mırıldandı Edward. “Dün sana okul hakkında soru sordu çünkü benim de senin yanında olacağımı biliyordu. Benimle konuşmak için güvenli bir yer arıyordu. Tanıkların olabileceği bir yer.” Öyleyse dün gece Jacob’ın davranışlarını yanlış yorumlamıştım. Eksik bilgi bunun sebebiydi. Mesela neden Jacob’ın Edward ile konuşmak isteyebileceği türden bir bilgi. “Arabada kalmıyorum,” dedim. Edward usulca inlercesine konuştu. “Tabii ki kalmıyorsun. Hadi şu işi bitirelim.” Biz ona doğru elele yürümeye başladığımızda yüzü sertleşmeye başlamıştı. Çevredeki diğer yüzleri de fark etmiştim, sınıf arkadaşlarım da etraftaydı. Karşılarında dikilmiş duran onaltı yaşındaki bir gençten farklı olarak yapılı ve devasa bir vücudu olan Jacob’a hayretle bakıyorlardı.Hepsinin gözleri bu soğuk havada giydiği dar, kısa kollu siyah tişörtünü, eski ve yağ lekeli kot pantolonunu ve yaslandığı cilalı motorsikleti merakla inceliyordu. Kimse yüzüne bakamıyordu, yüzünde insanın gözlerini kaçırmasına neden olan bir şeyler vardı. Kimsenin onun çevresine yaklaşmaya cesaret edemediğini fark etmiştim. Şaşırmanın yanı sıra, Jacob’ın onlara tehlikeli geldiğini anlamıştım. Ne kadar da tuhaftı. Edward Jacob’dan birkaç adım uzakta durdu ve rahatça söyleyebilirdim ki benim bir kurt adama bu kadar yakında durmam onu tedirgin etmişti. Elimden tutup beni arkasına çekip önümde bedeniyle siper olmuştu. “Bizi çağırabilirdin,” dedi Edward buz gibi bir sesle. “Üzgünüm,” dedi Jacob, yüzünü alay edercesine çarpıtmıştı. “Telefonumun hafızasına kayıtlı hiç sülük yok.” “Bana Bella’nın evinden ulaşabilirdin.” Jacob’ın çenesi kasıldı ve kaşlarını çattı. Cevap vermemişti. “Burası çok da uygun değil. Bunu daha sonra tartışabilir miyiz?” “Tabii, tabii. Okuldan sonra mezarlarınızın yanında beklerim.” Jacob küçümseyerek devam etti. “Şimdi neden konuşamıyoruz?” Edward çevresini işaret edercesine baktı, tanıkların hepsi duyma mesafesinin dışındaydı. Birkaç kişi kaldırımda yürümeye tereddüt ediyordu, gözleri merakla açılmıştı. Diğerleri gibi onlar da Pazartesi gününün can sıkıntısının bir kavgayla dağılabileceğini umuyorlardı. Tyler Crowley’in Austin Marks’ı koluyla dürttüğünü gördüm, ikisi de sınıfa giden yolda durmuş izliyorlardı. “Ne söylemeye geldiğini zaten biliyorum,” diye hatırlattı Edward kısık bir sesle Jacob’a, ben bile zor duyabilmiştim. “Mesaj alındı. Uyarını dikkate alacağız.” Edward endişeli gözlerle bir an bana baktı. “Uyarı mı?” diye şaşkın bir biçimde sordum. “Neden bahsediyorsunuz?” “Onu söylemedin değil mi?” diye sordu Jacob, gözleri hayretle açılmıştı. “Ne oldu, yoksa bizim tarafımıza geçeceğinden mi korktun?” “Lütfen kes şunu Jacob,” dedi Edward, tekdüze bir sesle. “Neden?” diye meydan okurcasına cevap verdi Jacob. Kafam karışmış biçimde bakıyordum. “Neyi bilmiyorum? Edward?” Edward beni duymamış gibi Jacob’a öfkeyle bakmaya devam ediyordu. “Jake?” Jacob tek kaşını kaldırıp bana baktı. “O sana büyük... kardeşinin Cumartesi günü sınırı geçtiğini söylemedi mi?” diye sordu, sesinde ince bir alay vardı. Gözlerini tekrar Edward’a çevirmişti. “Paul’ün tamamen doğruladığına göre...” “Orası iki tarafa da ait değildi!” diye Edward tıslarcasına konuştu. “Aitti!” Jacob’ın ne kadar öfkeli olduğu görülebiliyordu. Elleri titriyordu. Başını salladı ve iki derin nefes aldı. “Emmett ve Paul mü?” diye fısıldadım. Paul Jacob’ın sürüdeki en dengesiz arkadaşıydı. Ormanda o gün kontrolünü kaybetmişti, hırlayan gri kurda ait anı tekrar kafamda belirmişti. “Ne oldu? Dövüştüler mi?” Sesim endişeden dolayı çatlamıştı. “Neden? Paul yaralandı mı?” “Kimse dövüşmedi,” dedi Edward bana doğru sessizce. “Kimse yaralanmadı. Endişelenme.” Jacob bize kuşkulu gözlerle bakıyordu. “Ona hiçbir şey anlatmadın değil mi? Bu yüzden mi onu götürdün buradan? Yani o gerçekten bilmiyor muydu –?” “Git artık.” Edward sözünü yarıda kesmişti ve yüzü aniden korkuyla kaplanmıştı, gerçekten korku vardı yüzünde. Bir an... bir vampir gibi göründü. Sanki Jacob’a saldıracakmış gibi baktı, bütün nefreti ortaya çıkmıştı. Jacob kaşlarını kaldırdı, ama başka hiçbir harekette bulunmadı. “Neden ona söylemedin?” Yüzleri birbirine dönük bir süre sessizce kaldılar. Tyler ve Austin’in arkasında daha da çok öğrenci birikmişti. Mike’ın yanında Ben’in olduğunu gördüm, Mike bir elini Ben’in omzuna koymuş sanki onu tutuyor gibiydi. Bu ölüm sessizliği sırasında ansızın her şey bir anda yerli yerine oturdu. Edward’ın bilmemi istemediği bir şeydi. Jacob’ın ise benden saklamak istemediği bir şeydi. Cullenlar’ın ve kurtların ormanda olduğu ve iki tarafa da aynı biçimde tehlikeli olan bir şeydi. Edward’ın beni ülkenin diğer ucuna götürmesine neden olacak bir şeydi. Alice’in geçen hafta sezdiği bir şeydi, ki Edward bana bu konuda yalan söylemişti. Beklediğim ve bir daha olacağını bildiğim ama asla olmasını dilemeyeceğim bir şeydi bu. Bu asla bitmeyecekti değil mi? Hızlı hızlı soluduğumu duyabiliyordum ama engel olamıyordum. Bir yerlerde deprem oluyormuş gibi okul sallanıyordu ama bunun benim titrememden oluşan bir ilüzyon olduğunu biliyordum. “O benim için geri döndü,” diye mırıldandım. Victoria ben ölene kadar pes etmeyecekti. Sürekli aynı yolu takip edecek – yanılt ve kaç, yanılt ve kaç – ta ki savunucularımda bir gedik bulana kadar sürecekti. Belki de daha şanslı olurdum. Belki Volturi ondan önce davranırdı, en azından hızlı bir şekilde ölürdüm. Edward beni sıkıca kendi tarafında tuttu, Jacob ile benim aramda durmaya devam ediyordu ve endişeli şekilde yüzümü okşadı. “Her şey yolunda,” diye fısıldadı bana. “Her şey yolunda. Onun sana yaklaşmasına izin vermeyeceğim, her şey yolunda.” Sonra da Jacob’a ters bir bakış attı. “Bu senin soruna cevap oldu mu melez?” “Bella’nın bunu bilmeye hakkı olmadığını mı düşünüyordun?” diye karşı koyarcasına sordu Jacob. “Bu onun hayatı.” Edward sesini yumuşak tuttu, neredeyse aralarında bir adım bulunan Tyler bile duyamayacaktı. “Neden tehlikede olmadığı halde endişelensin ki?” “Endişelenmesi ona yalan söylenmesinden daha iyi.” Duygularıma hakim olmaya çalıştım ama gözlerim sulanmıştı bile. Onu görebiliyordum; Victoria’nın yüzünü, dişlerinin üzerinde hareket eden dudaklarını, intikam ateşiyle parlayan kıpkırmızı gözleri bütün canlılığı ile karşımda duruyordu. Hayatının aşkı James’in ölümünden sorumlu tuttuğu Edward’ın sevgilisini öldürmeden asla durmayacaktı. Edward yanaklarımdan aşağıya süzülen göz yaşlarımı parmaklarıyla sildi. “Gerçekten ona acı çektirmenin korumaktan daha doğru mu olduğunu düşünüyorsun?” diye mırıldandı. “O senin sandığından daha da güçlü biri,” dedi Jacob. “Ve bundan çok daha kötüsünü atlattı.” Birdenbire Jacob’ın yüz ifadesi değişmişti, Edward’a tuhaf ve tehlikeli bir biçimde bakıyordu. Sanki zor bir matematik sorusu çözüyormuş gibi gözlerini kısmıştı. Edward’n korktuğunu hissettim. Ona baktığımda yüzünü sadece acı çektiği zamanlarda olduğu gibi buruşturduğunu gördüm. Bir an bu görüntü bana İtalya’daki o akşamı anımsattı; korkunç Volture kulesindeki odada Jane ona bahşedilmiş uğursuz yetenekle Edward’ı sadece
düşünceleriyle yakıyordu... Bu hatıra histeri içerisindeki beni kendime getirmiş, her şeyi görmemi sağlamıştı. Çünkü Edward’ı böyle acı çekerken görmektense Victoria’nın beni yüzlerce defa öldürmesine razıydım. “Bu çok komik,” dedi Jacob Edward’ın yüzünü seyrederken. Edward irkildi ama yüz ifadesini tekrar yumuşatmak için biraz çabalamıştı. Gözlerindeki ıstırabı saklayamamıştı. Tetikte bekleyerek Edward’ın Jacob’ın küçümsemesine karşılık ters bakmasını izledim. “One ne yapıyorsun?” diye sordum. “Hiçbir şey Bella,” diye cevap verdi Edward usulca. “Jacob’ın iyi bir hafızası var sadece.” Jacob gülümsedi ve Edward tekrar irkildi. “Kes şunu! Her ne yapıyorsan kes!” “Tabii, eğer sen istiyorsan.” Jacob omuz silkmişti. “Eğer hatırladığım şeylerden memnun kalmamışsa bu onun suçu, bu arada.” Hiddetle baktım ona, o ise afacan bir biçimde gülümsedi sanki asla cezalandırılmayacağını bilen yaramaz çocuklar gbiydi. “Müdür onun okul arazisinde başıboş dolaşmaması için yola çıktı” diye mırıldandı Edward. “Hadi İngilizce dersine git Bella, buna karışmana gerek yok.” “Aşırı korumacı, değil mi?” dedi Jacob, bana demişti bunu. “ Birazcık tehlike hayatı eğlenceli kılar. Dur tahmin edeyim eğlenmene izin yok, değil mi?” Edward ters bir bakış attı, dudakları gerildi ve dişlerinin bir kısmının ortaya çıkmasına neden oldu. “Kes sesini Jake,” dedim. Jacob güldü.. “Bu bana hayır gibi geldi. Hey, eğer tekrar hayatın varmış gibi hissetmek istersen bana uğra. Motorsikletin hala garajımda duruyor.” Bu haber benim ilgimin dağılmasına neden olmuştı. “Onu satmış olman gerekiyordu. Bunu yapacağına dair Charlie’ye söz vermiştin.” Eğer Jacob’ın yerine yalvarmasaydım –çünkü kendisi her iki motorsiklete de epey emek harcamış ve bunun karşılığını da almıştı – Charlie bisikletimi çöpe atardı. Ve muhtemelen çöpü de yakardı. “Evet, doğru. Sanki bunu yapabilecekmişim gibi. O sana ait. Neyse sen gelene kadar onu saklayacağım.” Tanıdık bir gülümseme bir anda dudaklarının kenarında belirdi. “Jake...” Öne doğru geldi, yüzündeki alaycı ifade gitmiş yerini ciddiyete bırakmıştı. “Sanırım daha önce hata yapmış olabilirim, biliyorsun işte arkadaşça davranmayarak. Belki biz bunu halledebiliriz, yani bizim tarafda. Beni görmeye gel.” Edward’ın beni sanki bir heykelmişçesine sımsıkı sardığının farkındaydım. Yüzüne baktığımda, sakin ve sabırlı görünüyordu. “Ben, şey, bilmiyorum Jake.” Jacob düşmanca davranmayı bir kenara bıraktı. Sanki Edward’ın orada olduğunu unutmuş gibiydi, ya da çok kararlıydı. “Seni her gün özlüyorum Bella. Sensiz hiçbir şey aynı değil.” “Biliyorum, üzgünüm Jake, ben sadece...” Kafasını salladı ve derin bir nefes aldı. “Biliyorum. Önemli değil, tamam mı? Sanırım bir şekilde atlatırım. Kimin arkadaşa ihtiyacı var ki?” Yüzünü buruşturmuştu, acısını bu sözlerle saklamaya çalışıyordu. Jacob’ın acı çekmesi her zaman benim koruyucu yanımı harekete geçirirdi. Aslında bu çok da gerçekçi değildi çünkü Jack’in benim fiziksel korumama ihtiyaç duyması olası değildi. Fakat ona uzanmak için can atsam da kollarım Edward’ın kolları altında hapsolmuştu. Onun iri sıcak belini sessiz bir kabul ediş ve teselliyle sarmak istedim. Edward’ın koruyucu kolları beni zapt etmişti. “Yeter. Hadi sınıfa,” sert bir ses arkamızdan gelmişti. “Çekilin Bay Crowley.” “Hadi okula Jake,” diye fısıldadım, müdürün sesini duyar duymaz endişelenmiştim. Jacob Quileute okuluna gidiyordu ama gene de izinsiz girmekten başı derde girebilirdi. Edward beni serbest bıraktı, elimi tuttu ve beni arkasına çekti tekrar. Bay Greene seyircileri yara yara geliyordu, gözlerini öyle kısmıştı ki kaşları aşağıya düşmüş gibiydi. “Ciddiyim,” diye tehdit eder tonda konuştu. “Tekrar arkama döndüğümde hala birileri izliyor olursa cezalandırılacaktır.” O cümlesini bitirir bitirmez seyirciler dağılmaya başladı. “Ah Bay Cullen. Burada bir sorunumuz mu var?” “Hayır Bay Greene. Sadece sınıfımıza gidiyorduk.” “Harika. Arkadaşınızı tanıyamadım.” Bay Greene, Jacob’a dik dik bakıyordu. “Yeni bir öğrenci misiniz?” Bay Green dikkatle Jacob’ı inceliyordu, onun da diğer öğrenciler gibi aynı sonuca vardığının farkındaydım; o tehlikeydi. Bir baş belası. “Hayır,” dedi Jacob, yılışıkça sırıtarak bu cevabı vermişti. “Öyleyse ben polisi aramadan önce okul arazisinde çıkmanızı öneririm.” Jacob’ın sırıtışı kocaman bir gülümsemeye dönüşmüştü ve bunun nedeninin aklında Charlie’yi onu tutuklarken hayal etmiş olmasıydı. Bu gülümseme öylesine tatsız ve alaycıydı ki, bu benim görmeyi beklediğim türden bir gülüş değildi. Jacob “Evet, efendim,” dedi ve motorsikletine binmeden önce asker selamı verdi. Büyük bir gürültüyle çalıştı motor, sonra da lastikler tiz bir ses çıkararak hızla döndü. Bir iki saniye içerisinde görüş mesafesinden çıkmıştı Jacob. Bay Greene onun sergilediği bu gösteriyi dişlerini gıcırdatarak izlemişti. “Bay Cullen, umarım arkadaşınıza bir daha buraya izinsiz girmemesini söylersiniz.” “O benim arkadaşım değil, Bay Greene ama uyarınızı ona ileteceğim.” Bay Greene dudaklarını büzdü. Edward’ın mükemmel notları ve tertemiz sicili Bay Greene’in bu olayı farklı bir açıdan görmesine neden olmuştu. “Anlıyorum. Eğer endişelendiğiniz bir sorun varsa, sadece bana...” “Endişe edilecek bir sorun yok, Bay Greene. Ortada bir sorun yok.” “Umarım doğrudur. Öyleyse, sınıflara. Siz de öyle Bayan Swan.” Edward başıyla onayladı ve beni çekiştirerek İngilizce bölümüne doğru gitmeye başladık. “Derse girecek kadar iyi hissediyor musun?” müdürün yanından geçerken bunu fısıldamıştı. “Evet,” dedim ben de, bunun doğru olup olmadığından emin değildim. İyi olup olmamamın en önemli sorun olduğunu sanmıyordum. Edward ile hemen konuşmalıydım ve İngilizce dersi kafamda planladığım konuşma için pek de uygun değildi. Fakar Bay Greene arkamızdaylen çok da fazla seçim şansımız yoktu. Biraz gecikerek de olsa derse yetişebilmiştik, hemen sıralarımıza geçtik. Bay Berty, Frost’un bir şiirinden bahsediyordu. Sınıfa girşimizi görmezden gelmişti, temposunu bozmaya hiç niyeti yoktu. Not defterinden bir sayfa koparttım ve yazmaya başladım. El yazım içinde bulunduğum ruh halinden dolayı daha da okunaksız olmuştu. Neler oldu? Bana her şeyi anlat. Ve bu koruma işini de bir kanara bırak artık, lütfen. Note’u Edward’a uzattım. İç geçirdi ve cevap yazmaya koyuldu. Kağıdı bana geri uzattı. Yazması benden kısa sürmüştü, üstelik kendi özel el yazısıyla bir paragraf tutmuştu. Alice Victoria’nin geri geldiğini gördü. Önlem olarak ben de seni şehir dışına çıkardım. Ama asla senin yakınlarına gelme ihtimali yoktu. Emmett ve Jasper onu yakalamaya çok yaklaşmış ama görünüşe göre Victoria’nın bir çeşit kaçabilme içgüdüsü var. Doğruca, sanki haritada elini koymuşçasına, Quileute sınırına doğru kaçmış. Quileuteler işin içine girince Alice’in yetenekleri işe yaramaz hale geldi. Dürüst olmak gerekirse bizler içeri giremedik ama Quileuteler onu yakalayabilirlerdi.Büyük gri bir kurt Emmett’in sınırı geçtiğini düşündü ve saldırgan davrandı. Elbette ki Rosalie buna karşı tepki verdi ve herkes arkadaşlarını korumak için takibi bıraktı. Her şey kontrolden çıkmadan evvel Carlisle ve Jasper ortamı sakinleştirmiş. Fakat o arada Victoria kaçıp gitmiş. Her şey bundan ibaret. Notu okurken kaşlarımı çatmıştım. Hepsi buna dahil olmuştu; Emmett, Jasper, Rosalie ve Carlisle. Bahsetmemişti ama Esme bile belki de karışmıştı bu işe. Sonra Paul ve diğer Quileute sürüsü de vardı. Kolayca bir savaşa dönüşebilirdi bu, gelecekteki ailem ve benim eski arkadaşlarım birbirlerine karşı mücadele edebilirlerdi. İçlerinden biri yaralanabilirdi. Kurtların ne kadar tehlikeli olabileceğini tahmin edebiliyordum ama minik Alice’in o devasa kurtlardan biriyle dövüştüğünü düşünmek... Ürpermiştim. Dikkatlice tüm paragrafı sildikten sonra tekrar yazdım. Peki ya Charlie? Onun peşinde de olabilirdi. Ben yazmayı bitirmeden önce Edward başını hayır anlamında salladı, belli ki Charlie’nin tarafında işler önemsizleşiyordu. Elini uzatmış bekliyordu ama onu görmezden geldim ve tekrar yazmaya başladım. Onun ne düşündüğünü bilemezsin çünkü burada değildin. Florida’ya gitmek gerçekten kötü bir fikirdi. Kağıdı elimin altından aldı. Seni yalnız başına göndermemin ihtimali yoktu. Bu şansın varken kara kutu bile bulunamazdı. Kastettiğim bu değildi; onsuz gitmeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Demek istediğim beraber birarada kalmamızdı. Fakat bu cevabıyla biraz ilgim dağılmıştı ve biraz da kızmıştım. Sanki bindiğim uçak düşmeden seyahat edemeyecektim. Çok komik. Pekala diyelim ki benim kötü şansım uçağı düşürdü. O zaman sen tam olarak ne yapabilirdin bu konuda? Neden uçak kaza yapsın ki? Şimdi gülümsemesini saklamaya çalıyordu. Pilotlar alkolden dolayı sızıyorlar. Çok kolay. Uçağı ben sürerdim. Tabii ya. Dudaklarımı büktüm ve tekrar denedim. Her iki motoru da yandı ve daireler çizerek düşüyoruz. Yere yeterince yaklaşmamızı beklerdim, sonra seni kaptığım gibi duvarı parçalar ve aşağı atlardım. Daha sonra seni kaza mahaline geri getirirdim ve ikimiz etrafta sekerek dolaşırken tarihin en şanslı kazazedeleri ilan edilirdik. Ağzım açık ona bakakalmıştım. “Ne oldu?” diye fısıldadı. Başımı hayretle salladım. “Hiç,” diyebildim sadece. Bu kaygı verici yazışmayı sildim ve bir cümle daha yazdım. Bir dahakine bana söyle. Bir dahaki zamanın olacağından emindim. Her zaman olduğu gibi bu biri kaybolana kadar devam edecekti. Edward gözlerime uzun bir süre baktı. Yüzümün neye benzediğini merak etmiştim, üşüyordum ve kan henüz yanaklarıma ulaşmamıştı. Kirpiklerim de hala ıslaktı. İç geçirdikten sonra, evet dercesine başını salldı. Teşekkürler. Kağıt elimin altından kaybolmuştu. Yukarı baktığımda hayretle gözlerimi kırptım çünkü Bay Berty tepemde durmuş aşağa banı bakıyordu. “Orada bizimle paylaşmak istediğiniz bir şey mi var Bay Cullen?” Edward masumca baktı ve kitaplarının üzerinde bulunan kağıdı uzattı. “Benim notlarımda mı?” diye sordu, oldukça şaşkın görünüyordu. Bay Berty kağıdı hızlıca gözden geçirdi, şüphesiz dersinin mükemmel bir kopyası kağıda aktarılmıştı. Sonra kaşlarını çatıp tahtaya geri döndü. # # # Daha sonra Edward ile almadığım tek ders olan Matematik dersinde birilerinin bugünden bahsettiğini duydum. “Benim param esmer tenli çocuğa,” dedi biri. Gizlice baktığımda Tyler, Mike,Austin ve Ben’in kafa kafaya vermiş derin bir konuşmada olduklarını gördüm. “Evet,” diye fısıldadı Mike. “Jacob denen çocuğun cüssesini gördünüz mü? Bence o Cullen’ı
devirir.”Mike bu düşünceden oldukça memnun şekilde bahsetmişti. “Hiç sanmıyorum,” dedi Ben. “Edward’da bir şeyler var. O her zaman...kendine güvenen biri oldu. İçimden bir ses onu halledebileceğini söylüyor.” “Ben’e katılıyorum,” dedi Tyler. “Hem diğer çocuk Edward’ın canını okursa, biliyorsunuz ağabeyleri de bu işe dahil olacaktır.” “Son günlerde hiç La Push’da bulundun mu?” diye sordu Mike. “Lauren ve ben birkaç hafta evvel oradaki sahile gittik. İnanın Jacob’ın arkadaşları en az onun kadar iri.” “Ya,” dedi Tyler. “Çok kötü çünkü hiçbir olay olmadı. Ve biz asla nasıl sonuçlanacağını bilemeyeceğiz.” “Bana pek öyle gelmedi,” dedi Austin. “Belki de öğreniriz.” Mike hınzırca gülümsedi. “Kim iddiaya girmek ister?” “Jacob için bir onluk,” dedi Austin birdenbire. “Bir onluk Cullen için,” dedi Tyler ona uyarak. “Bir onluk Edward için,” diye katıldı bahse Ben “Jacob,” dedi Mike. “Hey çocuklar olayın nedenin biliyor musunuz?” dedi Austin merakla. “Bu bahisleri etkileyebilir.” “Tahmin edebiliyorum,” dedi Mike ve sonra da aniden bana dönüp baktı, hemen ardından da Ben ve Tyler baktı. Yüz ifadelerine bakarak hiçbirinin onları dinleyebileceğim mesafede olduğumu fark etmediklerine emindim. Hepsi hemen yüzlerini çevirdi ve masalarının üzerindeki kağıtları karıştırmaya başladı. “Hala Jacob diyorum ben,” diye mırıldandı Mike gizlice.
avatar
ilaydædward
İnsan
İnsan

Mesaj Sayısı : 214
Reputation : 1
Kayıt tarihi : 13/07/10

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz