Rosalie'nin Gözünden Bella'nın Ölüm Haberi Sonrası Olanlar

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Rosalie'nin Gözünden Bella'nın Ölüm Haberi Sonrası Olanlar

Mesaj tarafından madhmazeL Bir Ptsi Ağus. 02, 2010 3:49 pm

Rosalie'nin Gözünden Bella'nın Ölüm Haberi Sonrası Olanlar


Ufacık bir hışırtı sesi – burada değil, birkaç yüz yarda kuzeyde – beni yerimden zıplattı. Elim istemsizce telefona gitti ve aynı harekette çabucak kapatıp görüşten çıkardı.
Saçımı omzumdan arkaya atarak yüksek pencerelerden ormana baktım. Hava karanlıktı, kapalı; kendi yansımam ağaçlardan ve bulutlardan daha parlaktı. Büyük, ürkek gözlerime, dudaklarımın köşelerinden aşağı kıvrılışına, kaşlarımın arasındaki küçük, dikey kıvrıma baktım…
Suçluluk ifadesini küçümseyen bir bakışla silerek kaşlarımı çattım. Çekici bir bakış. Dalgınlıkla, sert ifadenin yüzüme nasıl uyduğunu, gür buklelerimin yumuşak altınıyla nasıl hoşça tezat oluşturduğunu fark ettim. Aynı anda, gözlerim boş Alaska ormanını taradı ve hala yalnız olduğumu anlayınca rahatladım. Ses hiçbir şey değildi – bir kuş ya da bir esinti.
Rahatlamaya gerek yok, dedim kendi kendime. Suçluluk duymaya gerek yok. Yanlış hiçbir şey yapmamıştım.
Diğerleri Edward’a gerçeği hiç söylememeyi mi düşünüyorlardı? Onun sonsuza kadar pis kenar mahallelerinde pişmanlık içinde dolaşmasına izin mi vereceklerdi, Esme büyük üzüntü içindeyken, Carlisle her kararına sonuçtan sonra kusur bulurken ve Emmett’in doğal neşesi yalnızlık nedeniyle yavaşça çekilirken? Bunun neresi adildi?
Üstelik, Edward’dan uzun süre sır tutmanın yolu yoktu. Önünde sonunda bizi bulacak, Alice’i ya da Carlisle’ı bir sebeple görmeye gelecek ve sonra gerçeği keşfedecekti. Ona yalan söylediğimiz için bize teşekkür eder miydi? Çok zor. Edward her zaman her şeyi bilirdi; o hisle yaşamıştı. Çok öfkelenirdi ve Bella’nın ölümünü ondan saklamış olmamız onu sadece daha da çok sinirlendirirdi.
Sakinleşip bu karmaşayı atlattığında, muhtemelen ona dürüst davranmak için yeterince cesur olan kişi olduğum için teşekkür ederdi.
Miller ötede, bir şahin feryat etti; sesi tekrar beni yerimden zıplattı ve pencereyi kontrol ettirdi. Yüzüm önceki aynı suçlu ifadeyi barındırıyordu. Camda tekrar kendime öfkeyle baktım.
İyi, kendi gündemim vardı. Ailemin tekrar bir arada olmasını istemem çok mu kötü bir şeydi? Her gün huzuru, kıymetini bilmediğim mutluluğu özlemek çok mu bencilceydi, Edward’ın giderken yanında götürdüğü mutluluğu özlemek?
Sadece işlerin eskisi gibi olmasını istemiştim. Bu yanlış mıydı? O kadar berbat mıydı? Sonuçta, bunu sadece kendim için yapmamıştım, herkes için yapmıştım. Esme ve Carlisle ve Emmett.
Pek Alice için değil, diye farz etmiştim… Ama Alice işlerin sonunda düzeleceğine çok emindi – Edward’ın küçük insan kız arkadaşından ayrı kalamayacağından – o yüzden kederlenmeye zahmet etmemişti. Alice her zaman kalanımızdan daha farklı bir dünyada çalışmıştı, her an değişen gerçekliğine kilitli olarak. Edward bu gerçekliği onunla paylaşabilen tek kişi olduğu için, onun yokluğunun Alice’e zor geleceğini düşünmüştüm. Ama her zamanki gibi emindi, ileride yaşıyordu, zihni henüz vücudunun ulaşmadığı bir zamandaydı. Her zaman çok sakin.
Bella’nın atladığını görünce çıldırmıştı gerçi…
Çok mu sabırsız davranmıştım? Çok erken mi hareket etmiştim?
Kendime karşı dürüst olsam iyi olurdu, çünkü Edward eve döndüğünde kararımın aşağılığının her zerresini görecekti. Beni harekete geçiren kötü etkenleri tanımak, şimdi kabul etmek daha iyi olurdu.
Evet, Alice’in Bella hakkındaki hislerini kıskanmıştım. Eğer benim bir uçurumdan atladığımı görse, böyle panikle, aceleyle koşar mıydı? O sıradan insan kızını benden çok daha fazla sevmek zorunda mıydı?
Ama bu kıskançlık sadece küçük bir şeydi. Kararımı hızlandırmış olabilirdi; fakat kontrol etmemişti. Edward’ı her halükarda arayacaktım. Benim kör dürüstlüğümü, diğerlerinin daha yumuşak aldatmasına tercih edeceğinden emindim.
Ve şimdi, eve daha kısa sürede gelirdi.
Ailemin rahatlığı özlediğim tek şey değildi.
Gerçekten Edward’ı da özlemiştim. İğneleyici yorumlarını, benim kara mizah anlayışımla, Emmett’in güneşli, şakacı doğasından daha uyumlu olan karanlık ince esprilerini özlemiştim. Müziğini özlemiştim. Garajda beraber arabaları modifiye ederken, senkronize olduğumuz tek zamanda, yanımda mırıldanışını özlemiştim.
Kardeşimi özlemiştim. Şüphesiz, bunu düşüncelerimde gördüğünde beni çok sert yargılamazdı.
Bir süre rahatsız olacaktı, bunu biliyordum. Ancak eve ne kadar erken gelirse, biz de o kadar erken tekrar normale dönebilirdik…
Zihnimde Bella için hüzün aradım ve kızın yasını tuttuğumu fark edince memnun oldum. Biraz. Bu kadarı en azından: Edward’ı daha önce hiç görmediğim şekilde mutlu etmişti. Tabii, onu asırlık hayatında hiçbir şeyin etmediği kadar perişan da etmişti. Ama o birkaç kısa ay boyunca ona verdiği huzuru özleyecektim. Kaybına gerçekten üzülebilirdim.
Bu bilgi kendimi iyi hissetmemi sağladı, rahat. Camda, altın rengi saçlarım ve Tanya’nın uzun, samimi oturma odasının kırmızı duvarlarıyla çerçevelenmiş yüzüme gülümsedim ve görüntüden keyif aldım. Gülümsediğimde, bu dünyada güzellikte bana eş olabilecek hiçbir kadın ya da erkek, ölümlü ya da ölümsüz yoktu. Bu rahatlatıcı bir düşünceydi. Belki birlikte yaşanması en kolay kişi değildim. Belki sığ ve bencildim. Belki, eğer sıradan bir yüz ve sıkıcı bir vücutla doğsaydım, daha iyi bir karakter geliştirebilirdim. Belki, öyle daha mutlu olurdum. Ancak bunu kanıtlamak imkansızdı. Güzelliğim vardı; bu güvenebileceğim bir şeydi.
Daha geniş gülümsedim.
Telefon çaldı ve istemsizce elimi sıktım, ses avucumdan değil mutfaktan gelmesine rağmen.
Anında Edward olduğunu düşündüm. Verdiğim bilgiyi kontrol etmek için arıyordu. Bana güvenmemişti. Belli ki benim bundan şaka yapabilecek kadar zalim olduğumu düşünüyordu. Tanya’nın telefonuna cevap vermek için mutfağa uçarken kaşlarımı çattım.
Telefon uzun kesme tezgahının tam kenarındaydı. İlk çalışı bitmeden yakaladım ve cevaplarken Fransız kapılarına döndüm. İtiraf etmek istemiyordum; ama Emmett ve Jasper’ın dönüşüne dikkat ettiğimi biliyordum. Edward’la konuştuğumu duymalarını istemiyordum. Öfkelenirlerdi…
“Evet?” diye sordum.
“Rose, Carlisle’la konuşmam lazım, şimdi.” dedi Alice.
“Ah, Alice! Carlisle avlanıyor. Ne–”
“İyi, döner dönmez.”
“Ne oldu? Onu hemen takip eder ve seni arattırırım–”
“Hayır,” diye böldü Alice tekrar. “Uçakta olacağım. Bak, Edward’la ilgili hiçbir şey duydun mu?”
Midemin bükülmesi garipti, kanımda aşağı düşmüş gibi görünmesi. Bu his beraberinde garip bir déja vu hissi getirdi, uzun süre önce kaybolmuş bir insan anısının zayıf izini. Mide bulantısı.
Zihnimde Bella için hüzün aradım ve kızın yasını tuttuğumu fark edince memnun oldum. Biraz. Bu kadarı en azından: Edward’ı daha önce hiç görmediğim şekilde mutlu etmişti. Tabii, onu asırlık hayatında hiçbir şeyin etmediği kadar perişan da etmişti. Ama o birkaç kısa ay boyunca ona verdiği huzuru özleyecektim. Kaybına gerçekten üzülebilirdim.
Bu bilgi kendimi iyi hissetmemi sağladı, rahat. Camda, altın rengi saçlarım ve Tanya’nın uzun, samimi oturma odasının kırmızı duvarlarıyla çerçevelenmiş yüzüme gülümsedim ve görüntüden keyif aldım. Gülümsediğimde, bu dünyada güzellikte bana eş olabilecek hiçbir kadın ya da erkek, ölümlü ya da ölümsüz yoktu. Bu rahatlatıcı bir düşünceydi. Belki birlikte yaşanması en kolay kişi değildim. Belki sığ ve bencildim. Belki, eğer sıradan bir yüz ve sıkıcı bir vücutla doğsaydım, daha iyi bir karakter geliştirebilirdim. Belki, öyle daha mutlu olurdum. Ancak bunu kanıtlamak imkansızdı. Güzelliğim vardı; bu güvenebileceğim bir şeydi.
Daha geniş gülümsedim.
Telefon çaldı ve istemsizce elimi sıktım, ses avucumdan değil mutfaktan gelmesine rağmen.
Anında Edward olduğunu düşündüm. Verdiğim bilgiyi kontrol etmek için arıyordu. Bana güvenmemişti. Belli ki benim bundan şaka yapabilecek kadar zalim olduğumu düşünüyordu. Tanya’nın telefonuna cevap vermek için mutfağa uçarken kaşlarımı çattım.
Telefon uzun kesme tezgahının tam kenarındaydı. İlk çalışı bitmeden yakaladım ve cevaplarken Fransız kapılarına döndüm. İtiraf etmek istemiyordum; ama Emmett ve Jasper’ın dönüşüne dikkat ettiğimi biliyordum. Edward’la konuştuğumu duymalarını istemiyordum. Öfkelenirlerdi…
“Evet?” diye sordum.
“Rose, Carlisle’la konuşmam lazım, şimdi.” dedi Alice.
“Ah, Alice! Carlisle avlanıyor. Ne–”
“İyi, döner dönmez.”
“Ne oldu? Onu hemen takip eder ve seni arattırırım–”
“Hayır,” diye böldü Alice tekrar. “Uçakta olacağım. Bak, Edward’la ilgili hiçbir şey duydun mu?”
Midemin bükülmesi garipti, kanımda aşağı düşmüş gibi görünmesi. Bu his beraberinde garip bir déja vu hissi getirdi, uzun süre önce kaybolmuş bir insan anısının zayıf izini. Mide bulantısı.
Bu kelimeler Alice’in sesinde kulağa çok garip geliyordu. Alice, hiçbir zaman yanılmayan, hiçbir zaman şaşırmayan…
“Nasıl?” dedim fısıldayarak.
“Uzun bir hikaye.”
Alice yanılmıştı. Bella sağdı. Ve ben demiştim ki…
“Eh, büyük bir karmaşa yarattın.” diye homurdandım üzüntümü suçlamaya dönüştürerek. “Edward eve geldiğinde çok sinirlenecek.”
“Ama o kısımda da yanıldın.” dedi Alice, dişlerinin arasından konuşuyormuş gibiydi. “Aramamın sebebi o…”
“Neyde yanıldım? Edward’ın eve geleceğinde mi? Tabii ki gelecek.” Alayla güldüm. “Ne? Romeo’luk mu yapacağını düşünüyorsun? Ha! Tıpkı aptal, romantik bir–”
“Evet.” diye tısladı Alice buz gibi bir sesle. “Gördüğüm tam da bu.”
Sözlerinin sert doğrulayışı dizlerimin garip şekilde dengesiz hissetmesine neden oldu. Destek için – elmasa benzer vücudumun ihtiyaç duymasının mümkün olmadığı destek için – bir sedir duvar kirişini kavradım. “Hayır. O kadar aptal değil. O – o mutlaka anlamış olmalıydı ki–”
Ama cümleyi bitiremedim, çünkü kafamda kendi görüşlerimden birini görebiliyordum. Benim görüntüm. Eğer Emmett’a bir şey olursa hayatımın nasıl olacağının düşünülmemiş bir görüntüsü. Fikrin dehşetinden ürktüm.
Hayır – bu karşılaştırılamazdı. Bella sadece bir insandı. Edward onun ölümsüz olmasını istememişti, o zaman aynı olamazdı. Edward aynısını hissedemezdi!
“Ben – ben böyle olmasını istememiştim Alice! Sadece eve gelmesini istedim.” Neredeyse haykırıyordum.
“Bunun için biraz geç Rosalie.” dedi Alice, öncekinden daha sert ve soğuk şekilde. “Pişmanlığını inanacak birine sakla.”
Bir tuş sesi ve ardından bir telefon tonu geldi.
“Hayır.” diye fısıldadım kafamı bir an yavaşça sallayarak. “Edward eve gelmek zorunda.”
Fransız kapısının penceresinde yüzüme baktım; ama artık göremiyordum. Sadece altın rengi ve beyaz, şekilsiz bir lekeydi.
Ve lekenin içinden, ormanın içinde çok uzak bir yerde, büyük bir ağaç hareket etti, ormanın kalanıyla farklı zamanda. Emmett.
Kapıyı yolumdan çektim. Duvara sertçe çarptı; ama yeşilliğin içine doğru yarışırken ses çok arkamda kalmıştı.
“Emmett!” dedim çığlık çığlığa. “Emmett, yardım et!”



| Alıntıdır |
avatar
madhmazeL
İnsan
İnsan

Mesaj Sayısı : 123
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 24/07/10
Yaş : 23

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz